ben sana blues dinleme demiyorum,
sazını dinle blues’unu yine dinlersin
Yaşıtlarımın yarısı çabalarken, polisten dayak yerken, vazgeçmiyorken, diğer yarısının (çoğunluğun) dünyadan haberi yok. Bir yanda gözü şişmişler bir yanda makyajlılar. Değişen hiçbir şey yok ve ben böylece durmuş izliyorum. Ne umursamaz olabiliyorum ne de cesur. Ne inançlı olabiliyorum ne aktivist ne sosyalist ne anarşist ne milliyetçi. Canımı sıkıyor olanlar. Dedim ya, değişen hiçbir şey yok. http://aaksinbike.blogspot.com/2013/03/asla-savasa-hayr-yasasn-bars-gibi.html
Türküler dinleyip çay içelim. Siyaset konuşmayalım. Olanları unutalım. Bugün sonmuş gibi, ilkmiş gibi. Kimse yokmuş gibi, yok olmuyormuş gibi.
Her gün ölüyorsa kuşlar, o kuşlar özgürlük demek değil. Sıradan, basit ve normalleştirilmiş bir savaşın gölgesi. O çocuklar.. Ve tüm bu kelimeler samimi değil. Dizimde şiir oku elimi tutup, yine gerildim.
Ben insanım bu kaygılarım da geçer
Yalan söyledim geçmez değişir
Her gelen gün üşünmeden yeniler beni
Bugün vurduğum adam
Yarın boğulduğum deniz
Utanmam tek başıma sevinirim
Utanmam sevinirim
Turgut Uyar
Özgür insanların kahramanları olmaz.
Bazen erken olacağı korkusuyla bir şeylere geç kalmanın ne denli kuvvetli olduğunu düşünüyorum. O an ruhum parçalara ayrılsın ve geçmişe, bir dakika, bir saat, bir gün, ya da hep bölük pörçük sayılar ki muhtemelen öyle olur hep. 52.7 saniye, 139 saat 3 dakika 2 saniye 1 salise. geçmişe. parçalanıp geçmişe tutunmak istiyorum. Geç kaldıklarım ve hayatıma geç kalanlar. Geç kaldıklarınız ve hayatınıza geç kalanlar. Ne, niçin erken olur ki bu kadar kırılganken nefesimiz?
…yok, gerçekten, insan anasından kontrbasçı doğmuyor. kişiyi oraya götüren yol nice yanılmalardan, rastlantılardan, hayal kırıklıklarından geçiyor. diyebilirim ki, bizim devlet orkestrası’ndaki sekiz kontrbasçı içinde bir tanesi bile yoktur ki hayatın sillesini yememiş olsun ve de yediği sillelerin izi bugün bile halâ yüzünden okunmuyor olsun. tipik bir kontrbasçı kaderi olarak kendiminkini örnek gösterebilirim: baskın bir baba, memur, sanatla falan ilgisi yok; zayıf bir anne, flüt çalar, aklı fikri sanatta; ben çocuk olarak annemi taparcasına seviyorum; annem babamı seviyor; babam küçük kız kardeşimi seviyor; beni seven yok-yani şimdi öznel açıdan bakınca. babama olan nefretimden memur değil, sanatçı olmaya karar veriyorum; ama annemden öç almak için de en büyük, en kullanışsız, soloya en elverişsiz çalgıyı seçiyorum; üstelik hem onu ölesiye incitmek hem de babama mezarı başında bir tekme atmış olabilmek için tutup gene de memur oluyorum: devlet orkestrası’nda kontrbasçı, üçüncü sıra. bu sıfatla günbegün, dişi çalgıların -yani şimdi biçim bakımından- en büyüğü olan kontrbas aracılığıyla kendi annemin ırzına geçiyorum ve tabii bu bitmek bilmez sembolik ensest ilişkisi her seferinde ahlaki bir felaket oluyor; her basçının alnının ortasında yazılıdır bu ahlaki felaket. çalgının psikanalitik tarafı böyle. ne var ki, bunları bilmek pek bir işe yaramıyor, çünkü..psikanaliz, malum, tükenmiş durumda. bugün biliyoruz tabii psikanalizin tükenmiş olduğunu, psikanaliz kendisi de biliyor zaten. çünkü, birincisi, psikanaliz kendisi çözebildiğinden daha çok soru atıyor ortaya, kendi başını kesen bir hydra gibi…